22 Ocak 2016 Cuma

Sadece Güneşin Aynası


 Henüz onlu yaşlarındaydı. Yıldızların gökyüzünü tuval bellediği soğuk bir kış gecesinin uyumaya yakın vakitlerinde, odasında pencere kenarındaki yatağına kurulmuştu. Kucağında, eline aydan aya geçen bir mecmua duruyordu. Her sayfasında farklı bir araba; onun için her sayfada farklı bir hikaye vardı. Okul sırasındayken derslerden daha çok, tek bir kişiye odaklı zaman geçiriyordu ve okuldan döndükten sonra her gün farklı bir arabayla farklı bir hayali yaşıyordu. Önceki gün uykuya dalmadan önce hangi sayfada kaldıysa bir sonraki sayfayı çevirdi...

 Tam istediği gibi gelmişti bu sefer. İki kişilik, üstü açılabilen, spor bir model kapının önünde duruyordu. Koşar adımlarla aşağı indi, arabanın etrafında bir tur attı, kapıyı açtı ve deri kaplı sürücü koltuğuna oturdu. Arabanın üstünü açmak için yeltenmedi bile, henüz bahar gelmemişti içeriye. Kontağı çevirdi, motor kükredi. Fakat hızla atan kalbi motorun gürültüsünü bastırıyordu.


 Okulun yakınlarında oturuyordu kız. Acelesi varmış gibi gaza bastı. Bir an evvel onu almak istiyordu evinden, tıpkı bir yetişkin gibi. Normalde otobüsle gittiği yolları bu sefer spor arabasıyla kat etti bir çırpıda. Göz açıp kapayıncaya kadar geldiği sokakta ne yapacağını bilemedi, biraz bekledi. Aklına kornaya basmak geldi ve bastı. Arabadan dışarıya o'nu karşılamaya indi. Kız şiir gibi yürüdü aşağıya. Önce nutku tutuldu bizimkinin, sonra yutkundu. Kendine geldiğinde kızın narin ellerinden tutup, arabanın kapısını açtı. Vücudunu kamaştıran parfümü içine çekerken gülümsediler karşılıklı, ilkbahar içeri süzüldü, ardından nazikçe kapıyı kapattı. Heyecanlı adımlarla şoför koltuğuna koştu. İlk işi arabanın üstünü açmak oldu. Heyecandan dili düğümlenirken kafasını yolcu koltuğuna çevirdi, kalbi hızla çarpıyordu. Karşısında belki de hayatında hiçbir zaman bu an'ı yaşayamayacağı kişi vardı. Artık acelesi yoktu, saniyeler ona saatler gibi geliyordu nasıl olsa. Gaza bastı.

 Normal bir randevu gibi sürdü en başta. Gittiler ve yemek yediler, gittiler ve bir şeyler içtiler. Çabuk geçti o saatler. Sonra nasıl olduysa birlikte karar verdiler, daha uzağa gitmeliydiler. Ve bizimkisi sürmeye devam etti.

 Tüm sorumluluklarından uzağa, şehrin çok uzağında hayali kolay, gerçeği zor ince bir yola gelmişlerdi. "Bağlarımızdan kaçmanın tam sırası, birlikte uzaklaşalım ve çalalım zamanı" dedi yaşından fazla fazla büyük kelimeler kullanarak. El ele tutuşup, dakikalar dolusu gözlerine bakabilmenin cesaretiydi bu kesinlikle. "Hadi, kaybolalım."

 Gerçekten yanında olduğunu hissediyordu tarifsiz sevgilinin. Nefesini hissediyordu, çiçek kokusunu hissediyordu. Kafasını sağ yanından ayırmıyordu, korkudan. Bir an gözlerini ondan ayıracak olsa hayallerinden bile uçacakmış gibi geliyordu. Gözünü ayırmadı gül yanaklarından, yola da pek bakmadı. Sadece sürdü, yeşile ve maviye doğru. Gözlerinin kahvesi yeni doğan günün aydınlığıyla birleşti bir yerde. Yol artık sadece güneşin aynasıydı.

 "Yaşımdan daha büyükse hayallerim, bekle beni; zamanımız gelecek. Olur da büyürken bir gün olsun sönersek, karanlık düşerse yolumuza, elimi tut. Gece olur gökyüzündeki yıldızları içeriz."

 
Elinden kayıp yere düşen derginin çıkardığı sesten aniden irkilerek gözlerini açtı ve doğruldu. Yüzü gülüyordu ve nefesi kesilmiş gibiydi. Yorganı üzerine çekti ve esnedi. Uyumadan önce son kez dışarı baktı, bulutlar göğü koyu griye bulamıştı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.

"Hadi kaybolalım."


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder